İşimizi yapmak, paramızı kazanmak, üretmek, paylaşmak, çalışmak,gülmek, ağlamak… ile akıp gidiyor hayatımız.
Yine böyle bir günde, birkaç hafta önce Esra Alkan heyecanla arayıp 23 Nisan’da Maltepe Cezaevi’nde olup olamayacağımı sordu. Günler geçti ve biz yaklaşık 20 kişi Pazartesi oradaydık. Türkiye’de bir ilk olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. “Dışardan” bu kadar tanıdık yüzün “içeri”ye kutlamaya gelmesi ilk kez gerçekleşiyordu.
Aydın Boysan, Göksel Kortay, Ayla Algan, Betül Arım, Yasemin Soysal, İlyas Salman, Kenan Ece…
Önce her birimiz onlara duygularımızı ifade ettik kısaca. Onlar da hazırladıkları gösterilerini sundu, biz alkışladık. Jimnastik grubu, türkü korosu, tiyatro, dans…
Hapishaneye ilk kez gittim ömrümde. Parmaklıkları gördüğümüz andan itibaren değişti içimde bir şeyler. Kolay olduğunu söyleyemem ama asıl zoru onlar yaşadığı için, ben kendi payıma gözlemledim sadece.
Bir kısmı eğlenmeyi, bir kısmı sıkılmayı seçiyordu. Bizi gördüğüne sevinenler kadar, “bu ne yaa” duruşu ile beni kendime getirenler de vardı.
Bir kısmı kurslarda meslek edinip üreterek, bir kısmı diğer koğuşa husumetle besleniyor. Belli ki çocukların bir kısmı “ceza”sını çekiyor bir kısmı “bedel” ödüyor.
Yaşadıklarını anlamam mümkün değil biliyorum. O gün, onlara bir fark yaratıp değer kattı mı bilmiyorum ama bana başka bir anlam kattı. Biraz daha farkında olmak, biraz daha tamamlanmak.
Orada şenlik düzenleyen Cezaevi Müdürü Naci Bey’i tanımak, onlarla haftada bir gün gönüllü çalışan üniversite öğrencilerinin olduğunu bilmek ve sohbet etmek, çocukların ürettiklerine şahit olmak, satın almak…
Aslında, dışarda ve içerde ayrımının en güzel yansıması, “benim içimdeki” ve “dışımdaki” olsa gerek.
O zaman, öyle bir şey yap ki, bugünün dünden farklı olsun. Öyle bir şey yaşa ki, için dışına bir adım daha yaklaşsın.
Sorunun cevabına gelince, aslında bayramlar da tutsaktır cezaevinde.
Herşey aynı zaman diliminde oluyor. Kızgınlığımız, mutluluğumuz, kırgınlığımız, coşkumuz… Hepsine de bir bahanemiz var tabii. Yağmur yağdı, merkür geriledi, yaşımız ilerledi, ölüm oldu, doğum oldu, zam geldi, kış gitti, bahar geldi derken “geçiyor ömrümüz akıyor zaman”.
Aynı yaşamasak da duygularımız hep benzer. Bu zaman dilimini bildiğimizce renklendiriyoruz. Kendi payıma düşenle ben neler yaptım?
Sözü müziği bana ait, sıkça sorulan “ilk şarkımı” Aidan Love düzenlemesine teslim ettim. Yakında sunacağız. Klipsiz de olmayacak sanırım. Niyetim sadece dijital ortamı kullanmak ama bakalım neler getirecek süreç.
Cumartesi Kanal24′te Spor Bahane programında Şahcihan Aykut’un konuğu oldum. Gençliğimizin efsane ismi Ali Gültiken ile… Hani o Ali-Metin-Feyyaz kutsal üçlüsü vardı ya. Kendim olabildiğim her programı seviyorum. Burada da çok eğlendik. (Programı izlemek isteyenler için http://tvarsivi.com/player.php?y=160&z=2012-03-31%2022:00:00)
Animasyon sanatçısı Ayhan Ünlü’nün tavukla ilgili duyarlı çalışmasına ses vermiştim geçen ay. Gectiğimiz hafta 4 gunde 2000′i aştı tıklanma sayısı. Umarım hızla artar. (İzlemek isterseniz http://www.youtube.com/watch?v=rLRrMB0mdWk)
Çok değerli insanlarla tanışmaya ve çalışmaya devam ediyorum. İş yaptıkça isimlerini tek tek duyuracağım zaten.
Sakman gecelerinde beraber olmaya devam ediyoruz.
Festival ve özel gecelerde çıkmaya ve teklif vermeye devam ediyoruz. Bahar geldi. Ekip olarak gezesimiz var:)
Tüm bunların yanında, bahara yedi günlük bir detoks ile merhaba dedim. Hava hala istediğim ısıya gelmediğinde sabah yürüyüşleri eksik ama haftada bir Kuzguncuk’ta Iyengar Yoga ile destekliyorum kendimi.
Sevdiklerimi yakınımda yöremde tutuyorum. Paylaşıyorum.
Hem elimden hem içimden geleni yaparak, yolumda gidiyorum gündüz gece
Sevgimle,
Selen
Ne güzel, insanı yükselten bir nida, “Yaşasın”!
Yaşamdan yana tercihin ortaya konması, yaşamın teyid edilmesi…
Ağızdan çıkan her sözcük gibi, kitap isimleri, şarkı isimleri, program isimleri de kehaneti oluşturuyor. En azından oluşuma katkısı oluyor. Bu anlam işine, dişi enerji çok meyyal gerçi. Her şeye bir değil bin anlam yüklemeye(!) ama napalım böyle
Konuk olduğum A Haber programının adı “Yaşasın Hafta Sonu” idi. Programın adı güzel yani, belki o yüzden herşey güzel aktı.
Beni ağırlayan A Haber ekibine, fondaki LED ekran tasarımını hazırlayan teknik ekibe, kanalın halkla ilişkiler uzmanı Ceren Nefes’e, güzel sohbetin zeminini hazırlayan programın yapımcı ve sunucusu Meltem İnan’a çok teşekkür ediyorum.
Ve Halkla İlişkiler ekibime…
Hepsi çok “yaşasın”!
Selen
Perşembe akşamı, 9 Şubat, Sakman İstanbul sahdesindeyiz yeniden.
Beni tanıyanlar bilir, şarkılarla geçmişten yolculuğu seviyorum. Yeniden yorumlamayı, o duyguları bugüne taşımayı… Birçok yorumcu da seviyor bunu ve yapıyor. Her birinin tadı farklı oluyor. Kimine yakışıyor, kimine tam oturmuyor, kiminin dilinde bambaşka oluyor. Bunun da kararını dinleyen veriyor.
Birazdan prova için Sakman’da buluşacağız. Yeni eklediğimiz şarkılar gibi yeni katılan müzisyenler var sahnemize. Piyanoda Serhan Aykaç, bas gitarda Hakan Türk…
Selen Kesova kemanda yine, Kemal Küçükbakkal davulda…
Şarkıları Selen’le oturup seçtik bir gece. Bir baktık sadece kadın yorumcuların seslendirdiği şarkılar… Seçen de iki kadın olunca duygudan duyguya geçmek çok da zor olmadı:) (Yaklaşık yetmiş şarkı! Neyse ki eledik.)
Şarkıları sizinle paylaşmak en büyük motivasyonumuz.
Öngörülen kar yağışına rağmen, Sakman’da sıcak bir gece vaad ediyoruz.
Sevgimle,
Selen

Radyonun tadı başka… 90′larda girdi hayatımıza radyonun arkadaşlığı. O yıllarda üniversitedeydik ve gecelerimize eşlik ederdi radyo. Bir dönem özel radyoları kapatma kararı alınmıştı. Çok kızdığımızı ve protestolara katıldığımız hatırlıyorum.
Albüm sonrası birçok kez radyolara konuk oldum. Gece konuk olduğum programların tadı başka oldu. O saatte kim dinliyordur, ruh hali nasıldır hep merak ederim. Sanki gece olunca duygular daha sansürsüzdür ve daha sıcaktır akış. (Bunca methiyeden belli olduğu üzere, gece yayınlanacak bir radyo programı yapmayı çok istiyorum.)
Dün TRT Fm Radyo Kulübü’nde Billur Adalet İbrahimhakkıoğlu’nun konuğu idim. İlk kez canlı performansla radyodaydım. Ne heyecan… Sahnede olmaktan farklı, sadece ses ile ulaşmak… Gitarıyla Alp Yenier, kemanıyla Selen Kesova yanımdaydı. Çok keyif aldık. Demek cumartesi öğle saatleri de radyo keyifli oluyormuş:) Burak Barutçu’dan aldığımız facebook ve twitter kullanımına(!) yönelik bilgiler, şarkılar, kahkahalar, kahveler… ve dinleyenlerin anında yorumları ile renklenen bir buçuk saat.
Neler mi kaldı bu programdan?
Guinness rekorları, çıkılacak bir dünya seyahati, klip, belgesel, gitarın akordu ve haberler:)
Kesişen yollara şükranlarımla…
Aa! Fotograftaki ciddiyet mi? Reklam arası şarkı seçiyoruz da ondan.
Sevgimle,
Selen
İnsan bir karar alıp uygulamaya geçince, yol onu buyur edip yolculuğa zemin hazırlayınca akış başlıyor.
Ne var ki her yolcu için senaryo ayrı oluyor ve her birimiz baştan ve sanki ilk kez keşfediyor gibi ilerliyoruz.
İçini ya da başkalarını dinle farketmez, yol alırken “hatalar” da ”eksikler” de “başarısızlıklar” da yol arkadaşı oluyor.
Sürekli içimi kurcalayan, “tam olmadı” dediğim konu, güzel bir çekim, beni ve içimi yansıtan görsellerimin olmamasıydı. İmaj deyince, bazı profesyonellerin, insanın doğasını hiçe sayıp onu “başkalaştırmak” isteği ve ezber söylemlerden ilerlemesi ürkütüyordu beni. Bu konuda kendimi rahatlıkla teslim edeceğim, anlaşıldığım, inanıp işine güvendiğim biri gerekiyordu ama kimdi o?
Veeee 2011 baharında Esra Başıbüyük ile tanıştım. Yine bir “vesile” yine bir “tesadüf” hikayesi… Esra’yı tanıyanlar çok iyi bilir Türkiye’de bu işi yapan ilk; hakkıyla, ruhuyla, vizyonuyla yapan “tek” insan! Bu iddiayı rahatlıkla ortaya koyabilirim. Zira her işte olduğu gibi sadece işini iyi yapmak yetmez “tek” olmaya, “bütün insan” olmak gerekir.
TRT Müzik’te yaptığımız Bir Şarkıdır Hayat programında stil danışmanım oldu Esra Başıbüyük. O işbirliğimizin öncesinde de sonrasında da sohbetimizin bir bölümü hep imaj çekimi üzerineydi. Sonunda o gün geldi ve 6 Ocak 2012 Cuma günü ben ve biz bir rüyanın içine girdik.
Hafta boyu süren “uygun” alışveriş süreci, imaj kararları, ekibin hazırlığı, bilgilendirmeler, zeytinyağlı, salata ve spora eklenen maydanoz suları…
Ve sahne!
Kendimi rahatlıkla teslim ettiğim bu ekibi tanımanızı isterim.
İnsanın yıllardır gördüğü kendi yüzünü baştan tasarlayan Gila Benezra, saçları kutsayan Özgür Çobanlı (işini Yaradandan ötürü kolaylaştırdığımı biliyorum Özgürcüğüm!), fotoğraf çekerken kendini unutan Tayfun Çetinkaya ve işin ilk anından son anına herşeyine hakim Esra Başıbüyük! Bu somut kısmı… Bir de uçuşan melekler ve enfes bir enerji fonda:) Tuna’mın yarım saatlik katkısı da tüm güne yayıldı üstelik.
Çaylar, kahveler, iş bitimi yudumlanan şarap, sohbet, kahkaha… Çekim sonuna doğru yüzüm düştükçe “vay ne kareler bunlar!” haykırışları ile titreyip kendine gelen ben!
Yapılan her şey gibi bu da bir enerji transferiydi ve biz bu işten yükselerek ayrıldık bir sonraki(!) çekime kadar.
“Her kadın hayatında böyle bir bütçe ayırmalı” dedim kendi kendime, işi ne olursa olsun. Kendine dışardan bakmanın en sihirli yollarından biri.
Basınla paylaşmadan önce, bazı kulis fotoğraflarını fan sayfamdan paylaştım. http://www.facebook.com/#!/selenservi
O artistik ve profesyonel ekibin fotografı da bu sayfada sizinle! Bir kez daha teşekkür ederim.
Elbette çok yakında bazı fotoğrafları siteden de paylaşacağız.
Ayrıca bundan sonra haftalık olarak sahne bilgilerini ve diğer haberleri ben buradan paylaşacağım sizinle. Blog üzerinden direkt iletişimde olacağız yani.
2012′nin berrak, bereketli,zarif, özenli ve bol paylaşımlı geçmesini diliyorum.
Bunun için elimden gelenin en iyisini yapıyorum.
Sevgimle,
Sözünde, yaşantısında, tarzında sade olanlar çok etkileyici! Onlar bir yoldan ve yolculuktan geçmiş oluyorlar sanki. Öyle yansıyor.
Kendi ego duvarına henüz toslamamış olanlar da bir o kadar korkutucu. Yaptığımız iş her ne olursa olsun abartmasak iyi olur.
Öyle insanlara rastlıyorum ki… Temsil ettiği sanatçıdan ünlü olmaya meyyal halkla ilişkiler uzmanları(!), telefonlara cevap vermeyen prodüktörler, emekten her çaldığını “kar” sayan işletmeciler…
Tüm bunlar karşısında dirayetli durma eğilimi sonunda sizin yaftanız oluveriyor; “amma dik kafalı”
Kendine yoğun olma imajı giyen ama yaptıkları kendilerinden menkul bir takım insanlar…
Ah ne hikayeler biriktiriyorum bilseniz. Paranın satın alabildikleri, sahte gülümsemeler, arkadan konuşmalar…
Keşke birbirini aşağı çeken insanların olduğu bir kazanda olmasaydık da başımızda bir zebani dursaydı. (Fıkrayı bilenler anlamıştır:))
Neyse ki pırıl pırıl neşesi, ılık gülümsemesi olan temiz yürekliler de var. Varoluş biçimini işine yansıtanlar… Salt dünya seferinin hırsıyla değil, bütünün hayrına yaşayan güzel insanlar… Kendini değil yaptığı işi ciddiye alanlar…
Böyle bir ekibim adım adım oluşuyor. Şimdi bu ekibe katılacak bir Halkla İlişkiler Danışmanı arıyorum.
Vizyoner, işini keyifle yapan, iletişimi sıcak, ilişkileri sağlam temelli bir danışman.
Hayat bunu da getirir biliyorum.
Önerilerinizi bekliyoruz. music@selenservi.com
Sevgimle,
Selen
O kadar uzağına düşmüşüm ki kendi bloguma yazmadığımın farkında bile değilmişim.
Bir şeyi isteyip isteyip ertelemek başka, ertelediğinin farkında bile olmamak başka. Bu kadar uzun bir sessizliğe sığınmışım farkında olmadan.
Bu sessizlik iyi geldi. Etki alanımda olmayan, etkisinde “kalmadığım” o kadar çok şey için sıktım ki canımı…
Bu yolculuk iyi geldi. Londra’da insanların yaratıcılık, sanat, paylaşım, üretim alanındaki renkleri harekete geçirdi duygularımı yeniden.
Bu gözlem iyi geldi. Bir metro dolusu insanın, sokaklarda yürüyenlerin, barlarda içki içenlerin hiçbiri birbirine benzemiyor. Bu kadar kozmopolit olunca şehir, ”kabul, anlayış” da ödülü oluyor heralde. Kimse kimseyi göz hapsine almıyor, yan gözle aşağılamıyor, kibirle üste çıkmıyor. Elbette görünenin arkası vardır. Politik olarak, sosyal olarak herhangi bir tartışmada dipteki tortu suyu bulandırıyor olabilir. Şimdilik bu kadarı olsa da yeter benim ülkemde.
Yeni ve temize çekilmiş birçok planla, hedefle, hayalle dönüyorum.
Tüm olumsuzlukların içinde insan, kendi duygu ve ruh halinden, zihin durumundan ve etki alanından sorumlu sadece.
Dokunduğum hayatlar, paylaştığım hayaller, ürettiğim şarkılar kadarım.
Sevdiğim ve sevildiğim kadar dünyam.
Selen
Nasreddin Hoca’ya “Hocam şu tarafa doğru bir tepsi baklava gidiyor” demişler. ”Bana ne” demiş. Ama hocam sizin eve girdiler deyince adam, cevap gelmiş “E o zaman sana ne!”
Bayıldığım bir Hoca Nasreddin yaklaşımı daha. Her bilge gibi, derinliği sadeliğinde gizli. Yargıya bulandığım her anda gülümsetir beni.
Öyle insanlar ve olaylar izliyorum ki aklım karışıyor. Sapla samanı ayırd edemiyorum. Muhakeme gücünün Allah’ın bir lütfu olduğuna o kadar inanır ve buna dua ederim ki… Kendimi sonsuz yargı denizinde yüzerken bulduğum bir anda dehşete kapılıyorum.
Somali’ye bakıyorum. Bir dönemin verimli toprakları diyorlar. Bile isteye bu noktaya “getirilen” ülkenin Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açıldığı, Ortadoğu’nun en yakınındaki Afrika toprağı olduğunu görüyorum. Duruyorum.
Merhamatten yola çıkan yardımların magazine dönmesine bakıyorum. Aklım karışıyor. Kızıyorum. Yargılıyorum. Duruyorum.
Bu topraklarda akan kana bakıyorum. Canım yanıyor. Dua ediyorum. Susuyorum.
“Yargı” kelimesinin bu ülkede aldığı hale bakıyorum. Sebepsiz yüz günlerdir içerde olanları düşünüyorum. Bir dönem canı yananın, anlayış kazanacağına, can yakmayı seçtiğini görüyorum. İsyan ediyorum. Acı bazılarını olgunlaştırırken, bazılarını ziyadesiyle barbarlaştırmış. Şaşırıyorum. Duruyorum.
Sosyal sitedeki “öteki”ne yönelik cümleleri görüyorum. Takımlar arası, kültürler arası, cinsiyetler arası, “sınıflar” arası… Ürküyorum yaptıklarımızdan. Konuşuyorum anlatıyorum, kızıyorum. Argo ifadesiyle “gaza geliyorum”.
Sonra duruyorum bir an. Tek soru var diyorum. İnsanın kendine soracağı tek soru! Bu ömür, o sorunun inançla arkasından gidilirse cennet olur diyorum. Bir düşün diyorum kendime. SEN KİMSİN?
Bu dönemde, Aşk Oyunu şarkımın remiksinden oluşan bir single çıkarttım; Aşk mı Oyun mu?
Ömer Önder ile TRT Müzik’te yeni bir programa başladık; Bir Şarkıdır Hayat.
Dolu dizgin keyif aldığım, heyecan duyduğum, telaş yaşadığım bir dönem…
…olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Her duygum yoğun bu dönem. Elbette sevinçlerim var ama…
Hep yarım sevinclerimiz. En zayıf halka kadar güçlü, en mutsuz kadar mutluyuz. İçinde yaşadığımız toplum kadar özgür, yanyana durduklarımız kadar bireyiz.
Okyanusun damlasıyız çünkü. Madden yaşadıklarımız farklı olsa da, ötesinde algıladığımız aynı, ortak.
Başka yolu yok. Başka türlü olamaz. Bu yüzden bu ülkede yaşanan acılara duyarsız kalmak mümkün değil. Ölümü sıradanlaştırmak kadar tehlikeli muhakeme ve idraktan uzaklaşmak. Bir dili terörle bağdaştırmak bir akıl oyunu. Ölenin “can” olduğunu unutmak da öyle.
Muhakeme ve idrak etmek bu kadar zor olmamalı.
Bugünlerde yaşananlar, fanatizm gölgesinde yalanı yüceltmekten daha az önemli olmamalı.
Büyük plan ne olursa olsun, kendi küçük dünyamızda, sorumlu, duyarlı, merhametli ve anlayışlı olmak peşinde koşmalı…
Bu ülkenin duyarlı ve cesur insanlarının sayısı artıyor ve hızla artmalı.
Bu ülkenin kanayan yarası vicdanla kurutulmalı.
…
Selen
Recent Comments
Archives











